Elhamdulillahi Rabbil âlemîn.
Vesslâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

EMRE İTAAT

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ (Nisa, 59)

59. Ey imân edenler!. Allah Teâlâ’ya itaat edin. Peygamber’ ve sizden olan ulul emre ( idare ve işinizi yürüten imamlara ) da itaat edin. (Nisa- 59)

59. (Ey) tüm (imân edenler!.) sizler (Allah Teâlâ’ya itaat ediniz) onun emirlerine, yasaklarına hakkıyla riayetkar olunuz (ve Peygamber’e de) Son Peygamber Hazretlerine de itaat ediniz, onun emirleri doğrultusunda harekette bulununuz (ve sizden olan) ehli imândan olup adalet ve doğruluğa riayetkar bulunan (emir sahiplerine de) İslâm yöneticilerine de ve dininizin hükümlerini size tebliğ eden şeriat âlimlerine de (itaatte bulununuz) onlara karşı da itaatsizlikte bulunmayınız. (ELMAMLILI HAMDİ YAZAR)

Dikkat etmek gerekir ki Allah ve Resulü hakkında diye mutlak itaat açıkça söylendiği halde, emir sahipleri (idareciler) hakkında buyurulmayıp bunlara i taat etmek Peygambere itaata atfedilmiş ve yalnız Peygambere itaat etmeye tabi olarak emredilmiş ve bu şekilde tabi olma altında itaat etmenin hem aynı kuvvetle kayıtsız olarak gerektiği gösterilmiş, hem de isyan edilen şeyler de bu hükmün dışında bırakıl m ıştır. “Allah’a isyan hususunda hiç bir mahlukata itaat edilmez”. Aynı şekilde “İyi ve faydalı şeylerde itaat edilir.” hadis-i şerifleri de bunu açıklıyor. Şu halde amirin her emri, memuru sorumluluktan kurtarmaya yetmez. Diyelim ki, bir memur amirin i n emri ile rüşvet alsa veya hırsızlık yapsa sorumluluktan kurtulamaz. Bu mefhum, amirin kanuna aykırı olan emri memuru sorumluluktan kurtarmaz, diye de ifade olunur. (ELMAMLILI HAMDİ YAZAR)

Ulü’l-emr Kimlerdir?

Bazı müfessirlere göre emir sahiplerinden murad, Müslüman devlet yöneticileri veya askeri birlik ve orduların komutanlarıdır. Diğer bazı müfessirlere göre ise bunlar insanlara dinin hükümlerini açıklayan âlimlerdir.
Ayetin zahirine göre ise hepsi de murad edilmektedir. Siyasette orduları komuta edenlere ve ülkeleri idare etmede Müslüman devlet yöneticilerine itaat etmek icap ettiği gibi, sert hükümlerin açıklanmasında, insanlara dinin öğre¬tilmesinde, maruf olanı emretme, münker ve yasak olanı menetme meselelerinde âlimlere itaat etmek lâzım gelir. İbnü’l-Arabî der ki: “Kanaatimce ümera “idareciler” ve âlimler hep beraberce murad olunmaktadır. Ümeraya itaat emrin aslı onlardan kaynaklandığı, hüküm verme onlara ait bulunduğu için lâzımdır. Âlimlere itaat ise insanların şer”î meseleleri onlara sorması gerektiği, âlimlerin de cevap vermesi lâzım geldiği, fetvalarına uymak da vacip olduğu için lâzımdır.” (TEFSİRÜ MÜNİR-Vehbe Zuhayli)

İmam-ı Rabbani ks. Hz.leri şöyle buyurmuştur; ‘’ Muhabbet, Allah’a itaat etmek demektir. ‘’
Nükte:
Bir padişah, başkasının askerini beslemez, silahlandırmaz ve barındırmaz. O halde bu kâinatın sahibi kim ise insanları da O terbiye etmektedir. İnsanlar O’nun kuludur ve O’na itaatle mükelleftir.
Cenab-ı Hakk’ın nimetleriyle beslenip başkasına veya bizzat nefsimize itaat edersek, hesabımız çok çetin olur.
Başka bir ayet-i celilede, mirasla ilgili hükümler sayıldıktan sonra:
” Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve O’nun Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar. İşte büyük kurtuluş budur. ” (en-Nisâ, 4/13) buyurulur.
Görülüyor ki, itâatta öncelik; her şeyi yaratan ve dilediği gibi evirip çeviren, tâat ve ibadette kendisine ortak kabul etmeyen, yegâne hüküm sahibi Allah’ındır. O’na itaat mecburidir. Müsaade ettiği ölçüler içinde başkasına itaat etmek de haddi zatında kendisine itaat etmektir. Çünkü gaye, O’nun dediğinin tahakkuk etmesidir. Kur’an-ı Kerim’de:
“ Kim Resul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik. ” (Nisa Suresi, 80)
Resulullah (s.a.s) bir hadislerinde;
“ Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.” (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 482)
Cüneyd ül-Bağdadî (rehimehullahu) der ki, ‘’ Allah’a ancak yine Allah’ın sayesinde ulaşılabilir, Allah’a ulaşmanın yolu da Peygamber’imizin s.a.v. yoludur. ‘’
Ashabı Güzin efendilerimiz ( r.anhume ) peygamberimiz s.a.v hakkıyla itaat ederek kendi nefislerinden fazla severek hakkıyla teslim olmuşlar, efendimiz s.a.v. sohbet halkasında, bulunarak bu yüce mertebelere ulaşıp Allah c.c hakkıyla itaati yerine getirerek imanları kemale ermiştir.
Bakınız ashabtan bir sahabi Efedimiz s.a.v.’in sevgisini şu şekilde dile getirmiştir: Hz. Aişe ( r.anhe ) anlatıyor; ‘’ Sahabenin biri Resulullah s.a.v.’in yanına gelerek,
– Ey Allah’ın peygamberi! Seni canımdan daha çok seviyorum seni çoluk çocuğumdan da çok seviyorum. Evimde olduğum zamanlarda seni hatırlıyor ve sabredemeyerek seni görmek istiyorum. Sonra, benim de ve senin öleceğin hatırıma geliyor. O zaman senin cennete girip peygamberlerle beraber olacağın benimse cennete girsem bile seni göremeyeceğim, seninle beraber olamayacağım aklıma geliyor; korkuyorum . Adamın bu sözlerine Resul-i Ekrem s.a.v hiçbir cevap vermedi. Ve nihayet biraz sonra ayet-i kerime nazil oldu : ‘’ Kim Allah’a ve resul’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıkler, şehidler ve Salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!’’ ( Nisa-69)
Başındaki İmama İtaat
Ulûl-emre itaat, Allah’ın emri olmakla beraber, bunun bazı şartlara bağlı olduğunu, Kur’an’dan (en-Nisâ, 4/59) ve bazı hadislerden öğreniyoruz.

Abdullah b. Ömer r.a. anlatıyor: Ashaptan bir toplulukla Resulullah s.a.v.’in yanında idik. Bir ara Efendimiz s.a.v.:
– Ey topluluk! Benim size Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğumu biliyor musunuz? Diye sordu. Oradakiler:
– Evet. Sen Allah’ın peygamberisin, dediler. Resulullah s.a.v.:
– Siz Allah’ın: ‘’ Bana itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını bildiren ayeti indirdiğini biliyor musunuz? Diue sordu. Oradakiler:
– Evet ya Resulullah! Şehadet ederiz ki, sana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Süphesiz sana itaat, Allah’a itaat sayılmaktadır, dediler. Bunun üzerine Resulullah s.a.v.:
– Hiç şüphesiz, bana itaat etmeniz Allah’a itaat olmaktadır. Başınızdaki (benim vekilim, emirim olan) imamlarınıza itaat etmeniz de bana itaat sayılır. (Suyûtû, ed-Durrü’l – Mensûr, 2/597.)

Diğer bir hadiste ise şöyle denmektedir:

” Eğer üzerinize Habeşî ve burnu kulağı kesik bir köle, emir tayin edilse, sizi Allah’ın Kitap (ile sevk ve idare ettiği sürece, onun emirlerini dinleyiniz ve itaat ediniz ” (İbn Mâce, Cihad, 39; Buhârî, Ahkâm, 4) buyurur.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, imama itaatin ölçü ve çerçevesini şöyle belirtmiştir;
‘’ Müslüman (başındaki imama, öndere) hoşuna giden ve gitmeyen her hususta itaat etmesi gerekir. Ancak emredilen şey Allah’a isyan ise, o zaman durum değişir. Böyle bir durumda, hiç kimsenin sözü dinlenmez ve emrine itaat edilmez.’’ (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 38; Tirmizi, Cihad, 29.)

‘’ Müslümana, kendisine bir haram emredilmediği sürece, hoşuna giden ve gitmeyen konularda başındaki imamı dinleyip ona itaat etmesi farzdır. ‘’ (Buhari, Ahkam, 4;)

İbni Ömer r.a.’dan rivayet edildiğine göre Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu:

“ Bir müslümanın, Allaha isyan etme ve günah işleme gibi bir husus söz konusu olmadığı sürece ister hoşlansın ister kerih görsün her halükarda yöneticisine itaat etmek düşer. Bir günah işlemesi ve Allah a isyan etmesi istenildiğinde ise itaat etmesi söz konusu değildir. ( Zira Halık’a isyanın söz konusu olduğu bir yerde mahlûka itaat yoktur) ”
Menkıbe:
Talha b. Vera bir gün Resülullah s.a.v rastladığında ona, – Ya Resulullah! Bana neyi dilerseniz emredin; sizin emrinize karşı gelmeyeceğim, dedi. Talha o zamanlar daha gencecik bir delikanlıydı ve onun bu sözleri Resulullah’ ın s.a.v. çok hoşuna gitmişti. Bu sebeple Resullullah a.s
– O halde git babanı öldür, dedi. Talha, aniden ayağı kalktı, kapıya yöneldi, fırlayıp dışarı çıktı, yıldırım hızıyla gidiyordu. Peygamberimiz şaka yapmıştı arkasından seslendi:
– Gel gel! Ben akraba bağlarını çiğnetmek için gönderilmedim dedi. Talha b. Bera geri döndü, Resulullah a.s yanına geldi. Talha b. Vera vefat ettikten sonra Resulullah s.a.v. gidip onun kabri başına durdu. İnsanlarda onun arkasında saf bağladılar. Resul-i Ekrem s.a.v. ellerini kaldırarak ona şöyle dua etti : ‘’Allahım! Sen ona ; oda sana kavuştuğunda, mütebessim bir halde ( sen ondan razı, oda senden razı iken) karşıla! ( Taberani)

Menkıbe:
Bir defasında Resûl-i Ekrem Efendimiz hazırladığı bir müfrezenin başına ensardan Abdullah İbni Huzâfe radıyallahu anh’ı kumandan tayin etmiş, mücâhidlere de kumandanlarına itaat etmelerini emretmişti. Nasıl olduysa yolda giderken Abdullah İbni Huzâfe askerlerin bazı hareketlerine sinirlendi. Onlara:
– Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana itaat etmenizi emretmedi mi? diye sordu. Onlar da:
– Evet, emretti, dediler. Bunun üzerine kumandan:
– Haydi bana odun toplayıp getirin, dedi. Mücahidler odunları toplayıp getirince, onları yakmalarını söyledi. Ateş yakılıp da alevler yükselince, mücâhidlere ateşe girmelerini emretti. Hepsi de sahâbî olan mücâhidlerin bir kısmı duraksadı, bir kısmı ise kumandanın emrini yerine getirmek üzere hazırlanmaya başladı. Kumandanlarının bu akıl dışı emrine uymayanlar, arkadaşlarını:
– Ne yapıyorsunuz siz? Biz cehennem ateşinden kaçarak Resûlullah’a sığınmış kimseleriz. Şimdi ateşe nasıl atılırız! diye uyardılar.
Onlar meseleyi tartışırken ateş söndü. Kumandanın da sinirleri yatıştı.
Medine’ye döndükleri zaman olayı Resûl-i Ekrem Efendimiz’e anlattılar. O zaman Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:
– “Eğer mücâhidler bu ateşe girselerdi, kıyamet gününe kadar bir daha oradan çıkamazlardı. Çünkü yöneticiye itaat, ancak mâkul ve meşrû olan emirler için söz konusudur” (Buhârî, Ahkâm 4).
Asr-ı saâdet’te geçen bu dikkate değer olay, itaatin sınırları hakkında pek güzel fikir vermektedir.
Allah için bir imama intisab ederek ilahi rıza arayan her mümin için en mühim vazife; nefsinin keyfine değil, önündeki imamının emrine tabi olmaktır.
Önce şunu hatırlatalım: Allah ve Resulü’nün dışında hiç kimsenin diğer insanlar üzerinde bir hükümranlığı ve bağlayıcılığı yoktur. Ancak, hakkı temsil eden ve hak adına emir veren kimse, şahsı adına değil, Allah ve Resulü namına konuştuğu için, itaate layık olur. Çünkü hak üzere giden adil idareciler, Rabbâni âlimler ve kamil mürşidler, yeryüzünde allah2ın halifesi ve Hz. Peygamber s.a.v.’in varisi olarak görev yapmaktadırlar. Bu onları temsil ettikleri alanda hak ve yetki sahibi yapmaktadır. Bunun için kendilerine hak yolunda itaat gerekli olmaktadır. Bu konuda Allah’u Teâlâ müminlere şu emri vermiştir;
‘’ Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulul emre (idare ve işnizi yürüten imamlara) da itaat edin.herhangi bir hususta anlaşmalığa düştüğünüzde –Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resulüne götürün (Kitab ve sünnete göre meseleyi çözün). Böyle yapmanız hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ‘’ (Nisa, 59)
Allah yolunda tabi olunan imam için gereken bu itaat, verilen emir ve yapılan tavsiye hak olduktan sonra, acı tatlı her halde korunmalıdır. Verilen bir emrin insanın nefsine hoş gelmemesi, onun haksız olduğunu göstermez. Şahsi çıkarların zedelenmesi, emre isyanı gerektirmez. Allah için yapılan bir işte nefsin keyfine göre adım atılmaz, atılırsa o iş hak olmaz.
Menkıbe;
Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna:
– Ayağınıza takılan şeyleri toplayın, diye emir verir.
Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım, diyerek hiçbir şey toplamıyorlar. İkinci grup ise;
– Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir, diyerek az bir şey topluyorlar. Üçüncü grup ise;
-Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.

Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:
Hiç almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
– Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.
Ashab-ı Kiram (r.anhüm), Hz. Resulullah s.a.v. ile Allah yolunda sözleşirken nefislerine göre hiçbir şart öne sürmüyorlardı. Önlerindeki imama, farlıkta ve varlıkta, neşeli ve sıkıntılı anlarda, boyun eğmek, başa geçen ehil idarecilerle çekişmemek, başkası kendilerine tercih edildiğinde feryat etmemek, her nerede olursa olsun hiçbir kınayanın kınamasından çekinmeden hakkı söylemek üzere bey’at ediyorlardı. (Buhari, Ahkam, 43; Müslim, İmara, 41-42, Nesaî, Bey’at, 1-5; İbn Sa’d, Tabakat, 1/220.)
Şu halde bir müride Allah için elini tutup bey’at ettiği, terbiyesine girip takva yolunda imam seçtiği mürşidine hak ölçüler içinde itaat etmesi gerekir. Bu itaatin, dar ve genişlik anlarında, hasta ve sıhhatli hallerinde, zenginlik ve fakirlik durumlarında, başkaları kendisine tercih edilip geri plana itildiği, hatırı bilinmediği, beklediği rağbeti görmediği zamanlarda Allah için devam ettirmeli, cemaatten ayrılmamalı yahut kenara çekilip pasif bir halde kalmamalıdır. Çünkü hak üzere giden bir imam ve cemaatten ayrılan kimse, kendisini Allah’ın huzurunda savunacak hiçbir delile ve haklı gösterecek sebebe sahip değildir. (Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr.Dilaver Selvi, Semerkand Yay.)
Peygamberlere varis olan kâmil mürşidler, kendi his ve hevesleriyle, dünyevî hesap ve çıkarları için müridlerine bir şey emretmezler. Onlardan nefislerini rahatlatmak için edeb ve hürmet beklemezler. Onlar, kendilerine tabi olan Hak âşıklarını yanlarında Allah’ın bir emaneti olarak görürler. Onları Allah’ın emri ve Resûlullah’ın edebi üzere terbiye edip, ilâhî huzurda kabul görecek kâmil insan kıvamına getirmek isterler. (Bkz: Sühreverdî, Avarifü’l-Mearif, 12. Bölüm.)
Hiçbir nebi ve veli, insanları kendisi ile meşgul etmek derdinde değildir. Onlar, muhataplarına Kur’an’ın ifadesiyle tek hedefi gösterirler: ‘’ Allah’a yönelin; Rabbanî olun. ‘’ (Al-i İmran 3/79,80)

0 comments

  • Hello, guest